EDEBİYATİNCELEMESANCAR CANYAZARLAR

KOMÜNİST MANİFESTO’NUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

İlk kez 21 Şubat 1848’de yayımlanan iki kafadar Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından kaleme alınmış Komünist Manifesto, komünizmin ilk bildirgesidir ve günümüze kadar en çok tartışılagelen bildirgelerden biri olmuştur. Tüm olumluluğu ya da olumsuzluğuyla hiç kuşkusuz en etkili manifestolardandır Komünist Manifesto. Marx ve Engels’in fikirlerinden etkilenip komünizmi devlet politikası yapmaya çalışanlar olduğu gibi komünizmi bir öcü gibi gösterenler de olmuştur.

Proleteryayı egemen güç haline getirmek, sınıfsız bir toplum düşlemek, özel mülkiyet anlayışını yok etmek gibi amaçları olan Komünist Manifesto, dönemi için bu amaçlarla oldukça uç fikirleri içeriyordu. Belki günümüz için de hala oldukça uç ve keskin fikirler bu fikirler ya da artık hayal ürünü varsayımlardan öte bir şey değil.

Kan ve kemikten ibaret insan, bencillik, hırs, kibir, erk, ego vb. etmenlerle her şeyin daha fazlasına ve iyisine sahip olmak isteyecek, güçlenen daha güçlü olacak ve gücünü kanıtlamak için zayıfı ezecek. Komünist Manifesto ile özde bunu dile getirmeye çalışan Marx ve Engels’in bu düşüncesi sanırım her zaman geçerliliğini koruyacaktır. Komünist Manifesto’nun eşitlikçi, adaletçi, sömürüsüz bir dünya söylemleri, insani değerler açısından bakılınca yadırganmasa gerek. Herkes nihayetinde adalet ve eşitlikten yana olup sömürü bir düzenin uzantısı olmak istemez. Ancak  Manifesto’nun bu yönleri arka plana itilmiş onun devlet erki karşısında olan tutumu ön plana çıkarılmıştır; daha doğrusu devlet erkini çıkarına yönelik kullanan güçlülere karşı olan tutumu. Ya da Marx ve Engels, insani değerlere dair söylemlerini siyasi propagandaya kurban mı etmişlerdir ya da Kominizme karşı olanların söylemleri Komünist Manifesto’nun çarpıtılmasına mı neden olmuştur? Kim bilir? Her neyse. Amacım siyasi bir yazı kaleme almak değil. Manifesto ile ilgili kendimce kısa bir giriş yapmak istedim.

Ben bir ideolojinin – hangisi olduğu önemli değil – tamamen doğru bir anlayış ya da tamamen yanlış bir anlayış içerisinde olduğunu savunacak değilim. Hepsinin de doğru yönleri olduğu gibi yanlış yönleri de vardır ki sizin hangi tarafta durduğunuza göre değişir bu. Daha açık konuşmak gerekirse kendi açımdan baktığımda herhangi bir ideolojiye hiçbir zaman değer biçmediğim gibi ideolojiler konusunda bir merakım da olmamıştır. Sadece ideolojiler değil bir kimlik, bir kültür kaygım da olmamıştır. Benim için önemli olan insan sevgisiyle dolu karakterli bir insan olmak ve insani değerleri savunmaktır. Hem hangi ideolojinin artık bir değeri var ki? Hangi ideoloji tam olarak insani değerleri savunmuştur ki ya da savunduysa bunu tam olarak eyleme dönüştürmüştür ki? Yoksa isteyen istediği ideolojiyi kendine göre kullanmaktan başka bir şey yapmamış mıdır? Kapitalizm, tüm ihtişamıyla zaferini kutluyorken birer hezeyandan öte ne ki ideolojiler?

Marx, dinin bir afyon olduğunu savunur; ancak esas ideolojiler birer afyon değil midir? Daha da genel bakacak olursak hayat, bir afyon değil midir? Öyleyse tüm çabalar, boşa kürek çekmekten başka nedir ki? Düşünüyorum da komünizm, sosyalizm vb. her ne olursa olsun bu uğurda hayatlarını feda edenler, dönüp geçmişlerine baktıklarında şu anı öngörebilseydiler aynı mücadeleye girişirler miydi?Bilemiyorum.

Can Yayınları’ndan çıkan Komünist Manifesto kitabı, son zamanlarda okuduğum kitaplar arasında en az Mrs.Dalloway kadar içimi burkan bir diğer kitap oldu. Mrs. Daloway’dan farklı sebeplere dayanıyor elbette bu burukluk. İlk olarak Manifesto’nun dilimize çevrilme sürecinde çevirmenlerin çektikleri zorluklar ve onlara yaşatılanlar… Sanırım her çağın kurban ettiği kişiler illa ki oluyor – kim olduğunuzun ya da hangi düşüncede olduğunuzun bir kıymeti yok bunda – onurlu ya da onursuz ve sonra da zaman hızlı bir şekilde kişileri, olayları kısaca her şeyi unutturuyor. Komünist Manifesto’nun bir zamanlar en korkulan şeylerden biri olduğunu unuttuğumuz gibi. Peki, çevirmenler unuttular mı o zaman yaşadıklarını? Sanmıyorum. Unutmamışlar ki çevirmenler Celâl Üster ve Nur Deriş eserin giriş kısmında yaşadıkları zorluklara epeyce yer vermişler.

İkincisi ise Marx ve Engels’in savundukları dünya görüşünün ki bu dünya görüşünün –  ardında beğensek de beğenmesek de ne fedakârlıklar var –  günümüze uzandığımızda kapitalizm tarafından çocuk oyuncağına dönüşen bir hal alması. Marx ve Engels, proletaryayı egemen güç yapıp burjuvaziyi alaşağı etme amaçlarını nasıl da içten savunmuşlar, nasıl da hayatının merkezine oturtmuşlar. Peki ne oldu şimdi? Şimdi kim proletaryanın yüzüne bakıyor? Burjuva kılık değiştirip daha da güçlenmedi mi? Marx amca, Engels amca sizin dünyanız maalesef bir ütopyaymış. Bir zamanlar bağrında binbir mücadeleyi, ezilmişliği besleyen nice ideolojiler, akımlar şimdi sinsice amansızca nasıl da anlamsızlaştı… Kapitalizm, her şekilde zaferini kutlamıyor mu?

Etiketler

Sancar CAN

Hangi zamana hangi mekana ait olduğumu bilmiyorum. Zamansızlık ve mekansızlık ağırlaştırırken ruhumu bir o kadar da hafifletiyor beni. Kim olduğum, ne olduğum ve ne olacağım öylesine anlamsız ki bu ucu bucağı görünmeyen karmaşık, gürültülü dünya içinde. Bir ses, bir nefes, bir gürültü, sıradan bir günah abidesi... Bizden geriye kalan; her şey ya da hiçbir şey... Bir gün dokunulabilecek mi bu dizelere gözler, kulaklar... Yoksa hep bir yabancı olarak mı kalacağız?

Bir Cevap Yazın

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı