MÜZİKSANCAR CANYAZARLAR

KEŞİF: “BAŞARILI PİYANİST FIRAT AKARCALI”

NOT: Kişilerle ilgili tüm yazılarım bir vefa borcu duyumsadığımdan kaleme alınmıştır ve bundan ötürü üslupta elverdikçe içten bir anlatım tercih edilmiştir.

Oldum olası el değmemiş şeyleri keşfetme merakım olmuştur. Ya da en azından çok az kişinin elinin, ruhunun değdiği şeyleri. Ne olduğu önemli değil. Modern dünyada ise kişilerin gözüne neyi sokarsan onu çekip alıyorlar, bir bakıma hazır yiyicilik… Hayır, tastamam hazır yiyicilik. Daha güzeli daha iyiyi daha anlamlısını arama derdi kimde var ki? Arayış ve keşfetme… Ne kadar da uzak kaldık bunlardan?

Ne yazık ki günümüz dünyasının müziklerine bir türlü ısınamadım. 90’lar, 80’lar ve 70’lar. Bir türlü vazgeçemiyorum bu yıllardan. Dinlediğim şarkıların alıcısı da ruhu nostaljiyi sevenlerden ya da yaşını başını almış kişilerden başka kimseler değil. Bundan ötürü zaman zaman kendime şaşmadığım da olmuyor değil. Hani henüz 33 yaşındayım ya. Sanırım kendimi genç sanıyorum!

Ruhumu alıp götüren bir melodi ya da bir şarkı yeni düştüyse yoluma saatlerce, günlerce dinleyip duruyorum. Adeta o melodi ya da şarkı oluyorum. Ya da bir şiir ya da bir film, içine aldıysa beni günlerce kopamıyorum ondan. Birçok konuda kendimi yalnız hissetsem de bu konuda benim gibi birçok kişi olduğunu biliyorum. Çoğu zaman hayatın birbirine benzer ama birbirinden çok uzakta ya da birbirinden habersiz insanlarla dolu bir yer olduğunu düşünürüm. Bu düşünce içimi sızlatsa da… Ruhları benzer insanların yollarının kesişmesi, onların birbirini bulması ne kadar da güzel. Keşke bulanlar bunun kıymetini bilse.

Fırat Akarcalı. Adını ilk defa bugün duydum. Aklım durmadan “Keşfetmemiz gereken ne çok kişi, ne çok kitap, ne çok film, ne çok şiir, ne çok şarkı var.” içerlenmişliğini doğurup duruyor. Ömür yeter mi? Sanmıyorum. İnsan belli bir yaştan sonra şunu istiyor: “Hayatım ruhumu doyuran “şeyler”e kavuşsun, onlarla yaşlansın”. Bu “şeyler” her şey olabilir.

1990 doğumlu Fırat Akarcalı, şu an keşfettiğim için beni mutlu eden kişilerden. Çoğu insanın hayata gelişlerinin illaki bir nedeni vardır. Bunu kendinde keşfeden bence hayatın en mutlu insanlarından olmalı. Birçoğumuz benliğine yabancıyken. Fırat Akarcalı da adeta dünyaya piyano çalmak için gelmiş. 6 yaşında başladığı piyano macerasını hiç terk etmemiş. 2001 yılında Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı Piyano bölümüyle yolculuğunu taçlandırmış. Başarısıyla ya da yeteneğiyle mi desem bilemedim çok kıymetli hocalarla çalışma şansına erişmiş.

“Damal’ın Bebekleri” isimli belgeselin müziklerini, Tolga Tecer’le birlikte Umut Toprak’ın yönettiği TEB tarafından yılın en iyi oyunu seçilmiş “Moskova Petuhski Yolun Sonu” isimli oyunun müziklerini bestelemiş. Sadece bu kadar mı? Uçmak, Giydirici, Alyoşa, Avrupa, Gül’e Ağıt… gibi birçok oyunun müziklerini de yapmış.

2013 yılında Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı Piyano Anasanat Dalı’ndan şeref öğrencisi derecesiyle de mezun olan Fırat Akarcalı, bir yandan piyano dersleri verirken bir yandan da çeşitli oyunların müziklerini yapmaya devam edip bir yandan da 2019 yılında piyano eserlerinden oluşan ilk albümü ‘Melodies From Home’ sanatseverlerin beğenisine sunmuş, iyi ki de sunmuş. Geçtiğimiz günlerde ise yeni albümü “Aurora” ile bizi tanıştırdı.

Genç müzisyen, insanın ruhunu alıp kendi dünyasına doğru çeken ezgileri var etmeyi başarmış. İyi derecede piyano çalmak elbette önemli ancak piyanoyu içinden kopup gelen dünyanla süslemek, yeni ezgiler var etmek bence daha önemli. Fırat Akarcalı bunu hakkıyla yerine getiren isimlerden. Temennim sevgili Fırat Akarcalı ve onun gibi sanata kendini adamış herkesin yolunun açık olması ve biz sanatseverlere daha çok ulaşması.

Bu yazıyı yazmama vesile olan Mehmet Binay’a çok teşekkür ederim.

https://t24.com.tr/yazarlar/mehmet-binay/karantinada-bir-gun,26494

Etiketler

Sancar CAN

Hangi zamana hangi mekana ait olduğumu bilmiyorum. Zamansızlık ve mekansızlık ağırlaştırırken ruhumu bir o kadar da hafifletiyor beni. Kim olduğum, ne olduğum ve ne olacağım öylesine anlamsız ki bu ucu bucağı görünmeyen karmaşık, gürültülü dünya içinde. Bir ses, bir nefes, bir gürültü, sıradan bir günah abidesi... Bizden geriye kalan; her şey ya da hiçbir şey... Bir gün dokunulabilecek mi bu dizelere gözler, kulaklar... Yoksa hep bir yabancı olarak mı kalacağız?

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı