DİLBER SEHİREDEBİYATHİKAYEYAZARLAR

KABAHATLİ YAZI

‘’ Ne kızıyorsunuz çocuklara, insan gürültüdür. ‘’

EDİP CANSEVER

Doğuda bir kent: O kentten de epeyce uzak bir kasabaya göçmüşüz. Sokaklarda ruhlarındaki yaralarla hep hayatın kıyısında yaşamak durumunda kalan çocuklardan bir anlamda şanslıydık. Şanslıydık,  okula gidiyorduk. Yalnız sözcüklerle şekil verdiğimiz dünyamızı anlatıya dönüştüremiyorduk. Çocuktuk, okula gidiyorduk, bi dolu, bissürü şey düşünür, yaşardık;  sözcükler bizi de yakalardı; ama dedim ya, sözcüklerle şekil verdiğimiz dünyamızı anlatıya dönüştüremezdik. Evde, sokakta konuştuğumuz sözcükler / dil / dünya başka; okulun kapısından içeri girdiğimiz anda konuşulan sözcükler / dil / dünya hep bir başka… Genelimiz böyleyiz. Kırk – elli  belki daha da kalabalık bir sınıf düşünün, oturtulmuşuz, ikişerli üçerli… Oturuyoruz ama arada bir de olsa,  sorulanlara cevap verme  – en azından neden ödevini yapmadın? – zorundayız. Kırık dökük, yanlış, heyecanlı sözcüklerle en kısa şekilde anlatırdık derdimizi. Hem uzun konuşsak kim dinliyor? Henüz masumiyetini yitirmemiş bizim / çocukların  sözcükleri o yıllarda neye yarardı? Hele bu sözcükleri iyi okuyup bundan bir şey çıkaran bir anlayış hiç yoktu. Ne söylersek söyleyelim, hep ‘’karşı‘’ bir şey gibi algılanıyoruz. Böyle böyle gidiyoruz okula, mutluluk duymadığımız ama gitmemiz gereken de bir yerdi okul… İlkokul 5. sınıftı… Sınıf öğretmenimiz pek heybetli , pek hiddetli bir beydi. Her gün siyah bir takım giyer. İçinde ille de çok beyaz bir gömlek olurdu. Öyle bir beyazlık ki  o beyazlıkla birlikte yaşantılarımız da farklılaşırdı. O denli beyazlığı ancak büyük biri taşıyabilir, edinebilirdi. Öğretmenimizin aynı sınıfta bir de oğlu vardı. Oğlanın yüzü de pırıl pırıldı. Çok temiz, yıkanmış,  ütülü elbiseleri vardı. Bizimle aynı sınıfta görünür,  ama  ya öğretmenler odasında ya da okul müdürünün aynı yaşlardaki oğluyla birlikte olurdu.

Bir sınava hazırlanıyorlar, 5. sınıf sonrası girilebilen…

Öğretmenimiz her gün yoklamayı alır.  Tahtaya hiç anlamadığımız bir uzunlukta, karmaşıklıkta sorular yazar / sorar. Bize değil, oğluna ve okul müdürünün oğluna- sınava girecek  onlar- Sonra o sorular çözülür, tahta birbirini takip eden işlemlerle dolar, bizim yapamayacağımız karmaşıklıkta olduğunu anlarız. Bazen matematik sorularında zorlanılır, yan sınıflardan da öğretmen çağrılır, o da katılır çözme sürecine, dörtlü bazen beşli bu soru çözme ekibi arasındaki diyaloglar pek güzel, pek medeni… Her hareket , her düzeltme, her detay bu ‘’zeki‘’ çocukları yetiştirmek için. Çünkü onlar sınava girecekler, çünkü zekiler, çünkü bu kasabada bu okuldaki sıradan bir gelecekten daha fazlasını  hak ediyorlar, öyle de oldu. Bir vakit sonra öğretmenimizin oğlunu göremez olduk.

Biz?  Kırk – elli  kişi yani? Biz önemsizdik, toplamımız daha bir önemsizdi. Yoklamamız alınmıştı ya. Bu kadar… En son ismimiz orda geçmişti. E  başarılı 2 çocuk, sınava hazırlanmışlar, bunda ne var diye düşünülebilir. Yalnız sözünü ettiğim 2 kişi için kullanılan tahta, tebeşir ancak onların çözmesi istenen sorular yıl boyunca yapılan tek şeydi. Şu gün olduğunca aklımda; teneffüs olur, çıkar,  tekrar sınıfa gireriz. Bize ait olmayan bir tahta, üstünde ya tamamlanmamış bir işlem ya da tamamlanmış bir matematik işlemi. Daha da şaşılacak şey hepimiz olduğumuz yerde hiç gürültü yapmadan / yapamadan otururduk. Dedim ya öğretmenimiz pek hiddetli idi.

O yaşımda ben ne düşünürdüm, biz ne düşünürdük, bilmem. Şimdi aynı sınıftan olup, 20 – 25 sene öncesini hatırlayan sorgulayan var mı,  bilmem… Ama varsa da yoksa da sadece kendi oğlununkine değil, bir yönüyle hepimizin hayatlarına KOCAMAN bir etki yarattığını kim inkar edebilir. Öğretmenimiz yaşıyorsa eğer, yetmişini epey aşmış olmalı, oğlunu sınava, geleceğe hazırlarken ki o bir yıl aklında mıdır,  onu da bilmem. Öte yandan en iyi ihtimalle aklında olsa ne olur? Her şey anlamını yitirmiş. Yitirmemiş mi?

Çocukluk bir ada… Kendine özgü kuralları olan ama aslında kuralsız…Vapura binip ya da tekneye atlayıp aynı adaya bir daha gitmek olanaksız. Düşünün bir: Bir yetişkin yaşındasınız, ne ada aynı ada, ne zaman aynı zaman.. Ama yazmak her şeyi olanaklı kılıyor galiba.  Kılıyor kılmasına ya; bir hüzünlü yazı oldu, biliyorum. Bir acı tekrarı oldu, biliyorum. ‘’Ellerinden öperim‘’ diye bitirebileceğim bir öğretmenler günü yazısı olmadı biliyorum. YAZI işte. Tüm kabahat onda. Bir öğretmenler günü kutlaması öncesi anlamsız bir çağrışımla o bir yılı anlattıran, anlatmaya olanaklı kılan YAZI. Evet,  tüm kabahat onda…

Etiketler

Dilber Sehir

Dersim' de doğdum. İlk, orta ve lise eğitimimi Elazığ'da tamamladım. Uludağ Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümünden 1997 yılında mezun oldum. Üniversite yıllarımdan itibaren sırasıyla Politika, Yeni Adana ve Gündem Adana' da yazılar yazdım. Bu, yerel gazetelerin benim yazı serüvenime katkıları çok büyüktür. Halen Ankara'da bir lisede Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği yapmaktayım. Yazmanın yanı sıra çizmeye olan merakımı da 7 kişisel sergi ve birçok karma sergiye katılarak yaşamış oldum. Her iki alanda da çalışmalarım devam etmektedir.

İlgili Makaleler

5 Yorum

  1. Üç boyutlu bir resmin içine girmekti sanki. Lezzetli, acılı bir anlatım. Acıyı severiz ayrıca.

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı