EDEBİYATHİKAYEMUSTAFA BAKIRYAZARLAR

FİRUZE

O gün çay içiyordum terasta, yuvam yıkılmış hissetmemişim. Oysa kolay kurulmuyor bir yuva… Fakat hızlıca yıkılıveriyor işte. Mayısın on altısında terk etti beni Firuze. Kirli çamaşırlarım banyoda hâlâ. Bulaşıklar koktu. O tabaklarda yemek yenmez artık. Kokusu, tadı, tuzu kaçtı buraların.

Ben, Müfit Budak büyük öykü yazarı. Firuze; ‘sen sadece nikotin ve binlerce kelimeden oluşan bir hastalıksın’ diyerek terk etti beni. ‘Ben’ dedikçe zamirin değeri düşüyor sanıyorum. Çünkü Firuze –beni- sevmiyor artık. Yalnız kalmak, bir yerden sonra hem kötü alışkanlıkların sayısını artırıyor, hem de sevgisizleştiriyor insanı. Mesela; düzenli yemek yemiyorsunuz, sigara bir paketten ikiye çıkıyor, fesleğenleri sulamıyorsunuz artık. Belki de bunlar, bendeki etkileridir, bilmiyorum. Firuze, kabuk değiştirmemi istiyordu. Fakat, istemediği şeyler bende bir organ gibiydi bırakamadım işte.

Firuze’nin saçları dökülmüş yatağa, giden birinin ardında bıraktığı en güzel şey; saç telleridir. Teker teker toplayıp son çıkan kitabımın arasına koydum. En hüzünlü ve en romantik ayraç benim oldu herhalde. Zaten genel vaziyet ile uyumlu oldu ‘ayraç’. Kahvaltıda ekmeğe yağ sürmek benim işim değildi. Fakat artık Firuze’nin yokluğunda başımın çaresine bakıyorum. İnsan başka bir insanı kaybedince anlıyor omzundaki yükü. Benim aklım başıma henüz gelmedi. Firuze’nin şikâyet ettiği saatlerce yazma işini bile bırakmadım. Üstüne şu ayrılık durumunu bile edebi malzeme haline getirecek kadar puştum.

Dün, kitaplarımdan kazandığım para, banka hesabıma yatmış. Yayınevinden arayıp haber verdiler. Evde bir şey kalmadı zaten, çıkıp yiyecek alsam iyi olacak. Para konusunda hiç problemimiz olmadı. Firuze ile ekmek alacak paramız olmadığı zamanlarda bile, para kavga konusu değildi. Benden istenen şey biraz ilgiydi, fakat son zamanlarda romanlardan kazandığım bize yetiyordu. Ondan dolayı işi de bıraktım. Her gün evdeydim. Firuze ile beraber evde çalışıyorduk; o atölyesinde resim çalışıyordu, ben çalışma odamda roman. Hal böyleyken insan iki adımlık mesafede her gün burun buruna olduğu kişiye, ne çiçek almak aklına geliyor, ne de küçük jestler… Halimizin yeterince romantik olduğunu düşünerek çiçek falan aklıma gelmedi. Bir odasında roman yazılan, bir odasında resim çizilen bir ev ne kadar sıradandır ki. Bu benim için doygunluktu. Düşünsenize sevdiğiniz insan yan odada resim çiziyor ve siz, ha bire roman yazıyorsunuz. Bundan daha iyi ne olur ki? Fakat bir akşam yemeğinde Firuze yaşadığımız şeyin çok sıradanlaştığını söylediğinden, Mayısın on altısına kadar; tartışmalar, küsüp barışmalar, sessiz akşam yemekleri sürüp gitti. Sonrası malum, Firuze kapıyı çarpıp gitti.

Günler geçip gittikçe Firuze bir kere daha terk ediyordu beni. Her akşam aşağıdaki parka gidip oturuyorum. Sigara yakıyorum. Her sigara da bir daha terk ediyor beni Firuze. Aslında kendisi de içerdi sigara, sonra bir sosyal sorumluluk ile yaşamı değişti Firuze’nin. Tütün ve tütün mamullerinden uzak durmaya ve uzak tutmaya çalışıyordu insanları. Keşke benim tütünümden kendini sosyal olarak sorumlu tutmasaydı. En azından bu konuda anlaşmış olurduk.

Tabaktaki kurabiyeler, saksıdaki kurumuş fesleğen… Salonun ışığı üç günden beri sönmedi hiç. Sanki hepsi Firuze’nin gidişine isyan ediyor. Bana kafa tutuyor bir çift kurabiye… Oysa ben hiç bir zaman onun kalbini kıracak bir şey yapmadım. Hoş ben hiç bir şey yapmıyordum ya, neyse. Biz flört ederken de böyleydim. Yani ben her zaman böyleydim. Ben… Her zaman böyle miydim? Bilmiyorum. Suçlanıyorum. Demek ki bir kadına şiir yazmak yetmiyor. Şiir, öykü yazmaktan gözlerine bakamıyorsanız bir kadının, vurur kapıyı gider. Zaman zaman öpmüyorsanız onu, saçını okşamıyorsanız; bazıları solar şu fesleğen gibi. Bazıları da Firuze gibi bakmaz arkaya, gider. Şimdi hem suçlu hissediyorum kendimi, hem haksızlığa uğramış gibiyim. Firuze’nin beni terk ettiği gün, Firuze bana bağırırken; göz ucuyla yüzüne baktım, saçlarını boyatmıştı. Kim bilir ne zaman boyattı? Utandım.

‘Şimdi ne olacak’ diye soruyorum kendime bütün yollar yine oturduğum sandalyeye çıkıyor. Çünkü ben, biri beni terk etti diye sızlanıp ağlayacak biri değilim. İşin kötüsü gitme diyemeyecek kadar kibirliyim. Ve boktan bir alışkanlık hali sanırım, arkasından koşturacak kadar kaide sahibi bir adam da değilim. Bu olanları kelimeye sığdıracak kadar yetenekli olduğumu da zannetmiyorum.

İntiharı hiç düşünmedim, herhalde düşünmem. Öleceksem eğer, en azından Firuze’nin kokusunda ölmeyi tercih ederim. Onun yokluğunda değil. Gideli tam on üç gün oldu. Hala bir temasa geçmemiş olmam şaşırtmıştır onu. Hatta bu nasıl seviyormuş beni diye iç geçirmiştir. İyi ki terk etmişim de demiştir. Baksana hala bir telefon bile etmedi demiştir. Bilmiyorum, bu uğraşlar utanmazlık gibi geliyor bana. Yani; be adam, hem beni kendinden soğuttun, şimdi de yeniden ısıtıp bayat bayat beni mi seveceksin demesinden korkuyorum.

Fazla şizofreni yapıyorum onunda farkındayım fakat, şu an kılımı bile kıpırdatmak istemiyorum. Sanki bir sille yemişim de; o birkaç saniyelik sersemliği, on üç gün yaşamış gibiyim.

Bugün on beşinci gün, mayıs ayının son günü, kalkıp evi temizledim. Banyo yaptım. Posta kutusundan faturaları aldım. Firuze’yi aramaya karar verdim, siniri geçmiştir diye düşünüyorum. Kâğıttan da olsa en azından bir evliliğimiz var. Ciddi olsa şimdiye kadar boşanma davasını açmıştı herhalde. En güzel kravatımı taktım. Lacivert takım elbisemi giymiştim. Altına Firuze’nin aldığı ayakkabıları da giydim. Güzel kokmak için parfüm sıktım.

Telefonu elime aldım ve Firuze’yi aradım. Firuze’nin sesi hiç de heyecanlı gelmiyordu. Hata yaptığımı bütün alışkanlıklarımdan kendisi için ferâgat edeceğimi söyledim. Neredeyse gelip kendisini almak istediğimi söyledim. Durmadan konuştum. Yalvarmanın verdiği utangaçlık beni sinirlendirse de Firuze için değerdi. Firuze o kadar yalvarışın ardından ‘mahkeme celbinin bir iki gün içinde elimde olacağını’ söyledi. Nasıl kolay söyleyebildi. Benim, birinin beni terk ettiğinde arkasından gitmeyeceğimi bildiği halde. Kibrimi yenip kendini aramama rağmen nasıl söyleyebiliyordu mahkeme celbini. Hala kibir yapıyorum biliyorum. Bunu yenmek bile bir erdemdir. Firuze bu kadar kibirli bir adamın ne kadar pişman olduğunu anlamamış mıdır ki? Tek cevap geliyor aklıma Firuze seni sevmiyor artık… Çünkü kibir ancak büyük bir aşkla ezilebilirdi. Bunu bilemeyecek kadar duygusuz olamazdı. Nihayetinde ressamdı. Duygunun ne demek olduğunu en iyi bilenlerden biri olması gerekmiyor muydu?

Telefonu bırakır bırakmaz ayakkabılarımı çıkardım. Bu sillenin sersemliğini kaç günde atlatabilirdim? Şimdi bir daha beni affetmesi için nasıl arayacaktım. Beni kendimden bile iyi tanıyan kadına; kibirli biri olduğumu, bunu yenebilmek için günler, saatler, kıvranmalar geçirdiğimi söylememe ne gerek vardı? Kokacaktım. Sigarayı daha da artırıp, şimdi olduğu gibi daha çok yazacaktım. Yani, yine Firuze’nin istemediği şeyleri yapacaktım. Yine Firuze haklı çıkacaktı, ben daha çok yazacaktım. Saatlerce günlerce yarım yamalak karın tokluğu ile yazacaktım ha bire… Bırakamıyordum işte, bırakamayacaktım. Ben yazmadan bu işten nasıl kurtulacaktım?

Etiketler

Mustafa Bakır

Ben sokakta yürüyen eli cebinde bir adamım. Toplumbilim bilirim. Hayatım insanları izlemekle geçti. Onları ve onların bana benzerliklerini, farklılıklarını karalıyorum kenara köşeye. Ben öyle afilli bir şekilde kendimden bahsedemem. Sakallarım ve ben kapkaranlığız. Türküler söylerim dünyaya. Ellerim ve yüreğim can çıkmadıkça susmaz.

Bir Cevap Yazın

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı