SİNEMAYAZARLARZEYNEP MUTLUAY

“LOS CRONOCRİMENES” FİLMİ ÜZERİNE: “FİLM MİYDİ YOKSA GERÇEK Mİ?”


Film 2007 yılı İspanyol filmi. Yönetmen Nacho Vigalondo.

Bilim kurgu gibi görünse de kesinlikle o kategoriye sokulamayacak bir film. Daha çok varoluşçu felsefenin fizikle kesiştiği temalardan ‘’zaman yolculuğu’’ ikilemiyle baş başa bırakıyor bizi. Aslında basit bir zaman yolculuğu filmi de değil. Kurgusal değil yani. Olabilitesi yüksek sonuçlardan kafa karıştıran bir denklem çıkmış eni sonu.

Filmin kahramanı Hector, orta üst gelir seviyesine sahip bir İspanyol. Güzel karısıyla şehir dışında kırlarda güzel bahçeli bir eve taşınır. Karısı ona son derece düşkün, bir dediğini iki etmeyen bir kadın. Hatta şaşırmıştım bu kadın bu saçları dökülmüş, göbekli, vasat adamda ne buluyor olabilir diye.

Çok geçmeden ikisi bahçede sandalyede otururken kadın kasabaya gidip biraz kızarmış tavuk almaya gider. O esnada Hector elinde dürbün etrafı gözlemler. Karşı çalıların içinde genç, güzel bir kız görür, dürbünü yaklaştırır bir an erkeklik refleksiyle hemen yanına gitmek ister ve yabancısı olduğu bu çevreyi düşünmeden keşfetmeye başlar tüm erkeklik hormonlarıyla. Nereden bilsin küçük flörtöz bakışlarının kaotik bir probleme yol açacağını. Filmin devamını adım adım yazmayacağım elbette.

Benim esas ilgilendiğim konu Hector’un sıvı dolu zaman makinesine girip sonrasında yaşadıkları. Hector, her zaman makinesine girip geri çıktığında zaman kayması yaşanmaktadır ve bıraktığı yerden değil bir önceki günden başlamaktadır. Olaylar öncül ve ardıllar o kadar içiçe geçmiş ki filmde bazı sahneleri anlayabilmek için tekrar tekrar izlemek zorunda kaldım. Bir sahnede farklı bir karakter gibi görünen kişi de Hector’un bir yansıması olarak karşımıza çıkabiliyor. Örneğin başı sargılı adam da Hector, kamyonetiyle kaza yapan da… Bu kaos Hector’un yansımaları olan 1. Hector ve 2. Hector badirelerini atlattıktan sonra 3. Hector da gerçeklik kazanıyor. Bazen 3. Hector bu kadar akıllı olmasaydı bu sonsuz döngü nereye kadar devam edecekti demekten alıkoyamıyoruz kendimizi.

Ve filmin işlevsel noktalarını bir yana bırakacak olursak özünde insan varoluşunu bir balta misali parçalıyor. Bu soyut baltanın adı ZAMAN…
O ne büyülü ne sancılı bir kelimedir… Ne büyük beyinler kafa yormuş ne olduğuna ama hep şüphe barındırır içinde. Demiş ya filozof “Bana birisi zaman nedir? diye sorana kadar zamanın tanımını çok iyi biliyordum…”

Hepimizin basit derin, çelişik, karışık tanımları vardır zaman üzerine. Kimimiz üzerine hiç düşünmemiş ne olduğu hakkında uzun boylu mesai harcamamışızdır.

Dünya nüfusu üzerinde az bir kitle, zaman kavramı üzerine oturup bir problem kabul edip oturmuş ve düşünmüştür.

Peki nedir zaman? Bilime, gerçeğe, dine ya da felsefeye göre… Fizikçiler zamanı geçmişten geleceğe hareket olarak tanımlar. En basit haliyle hareket ve mekanın değişmesi. Okuldan eve gidiyorum cümlesini kurduğumda okuldan eve giderken iki mekan arasında değişiklik yaratan bir hareket geçiriyorum. Yürüme eylemi… Bu eylem zamanla birlikte ve gözle görülebilir bir şekilde ölçülebilir.

Ölçülebilir mi? Saniyenin tanımı: Saniye, en düşük enerji seviyesindeki (ground state) Sezyum-133 atomunun (133Cs atom çekirdeği) iki hyperfine seviye arasındaki geçiş radyasyonunun 9 192 631 770 perioduna karşılık gelen süredir, (13. CGPM, 1967).

Okuyunca ne kadar da bilimsel ve mantıksal bir açıklaması var değil mi? Oysa sezyum elementi en kararlı titreşen elementmiş.100 milyon yılda sadece bir kez 1 saniye şaşıyormuş. Ama yine de o titreşimin sayısının bir saniye ye denk geleceğine kim karar verdi.

Bu işin fiziksel kısmının çekinceleri.. birde metafizik boyutu var bizi asıl ilgilendiren. Örneğin zamanın objektif-subjektif oluşu teorisi. Keyif aldığımız, mutlu olduğumuz vakitler çabuk sıkıntılı dertli olduğumuz vakitler zor geçer. Bazen o kadar sıkılırız ki saate bakarız o ibre bir türlü ilerlemez.

Hissedilenin hareket ve mekanla bir bağlantısı olabilir mi? Zayıf… İçimde hissettiğim bir durum dış dünyayla nasıl ilişkilendirilecek gibi sorular… Belki de zaman içsel bir zemin ama kaygan bir zemin…

Bu filmde insan beynini en çok zorlayan sanırım bu ikilem. Fiziksel olarak bilim adamları zamanda geriye doğru gitmenin zor ama olanaklar dahilinde olduğunu savunurlar ama bilim bazen beraberinde rahatlatıcı kanıtlar yerine paradoksal sonuçlarla baş başa bırakır bizi. Bu filmde gördüğümüz Hector’un bir türlü kendisinin kopyalarını oluşturma kısır döngüsünden çıkmaması. Düz giden hayat çizgisinde inanılmaz sıçrama ve zikzaklar oluşturması ve olayların içinden çıkılmaz bir hale bürünmesi.

Eğer zaman yolculuğu insanların genelinin sıklıkla ya da abartmayalım hayatında en fazla bir kez bile yapabileceği bir şey olsaydı dünyanın hayatın gündelik rutinin dönüşebileceği kaosu bir düşünün. Herkesin değil sadece belli bir zümrenin bile böyle bir imkanının olması demek bile bizi bir felakete sürükledi. Zaman yolculuğu varoluşun ve hayatın olağan akışına ters bir durum çünkü. Milimetrik bir sapma normalde farkına bile varmadığımız küçük bir gerçeklik an ı dünyanın gidişatını kelebek etkisi gibi değiştirebilir.

Filmde Hector’un bu korkunç kabustan kurtulmak için deli gibi çabalaması sadece ilk anın başladığı düz çizgideki hayatına dönmek için ölümü bile göze alması cinayet işlemesi bile göze alması konu edilmiş.

Bu farklı varoluşsal, gerilim dolu film sizleri biraz ürpertip bilimin ya da insanın bilinmeyen kodlarının ne kadar korkutucu ve merak uyandırıcı olabileceğini bir kez daha gözler önüne serecek. Kesinlikle ZAMAN KAYBI değil belki de zaman KAZANMA…

Etiketler

Zeynep Mutluay

Dünya şarkılara sığacak kadar küçük, anlam aranmayacak kadar kısa belki de…

Bir Cevap Yazın

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı