EDEBİYATHİKAYEYAZARLARZEYNEP MUTLUAY

HAYIR BAYIM, YANLIŞ BİLİYORSUNUZ: “AYRILIK SEVDAYA DEĞİL, ÖLÜME DAHİL”

Binanın teras katı 2 yıldır ikisinin yuvası olmuştu adeta.
Adamla kadın her sonbahar başlangıcında yaptıkları gibi bir akşamüzeri ellerinde birer kadeh ‘’merlot’ sallanan sandalyelerine oturmuş, karşıdaki uçsuz bucaksız denizi izliyorlar. Alışılmamış şekilde adam başladı konuşmaya, biraz sıkıntılı, ürkek bir tını vardı sesinde.

  • Seninle ne çok şey paylaştık değil mi?
  • Evet, dimi, acı tatlı ne çok anımız var…

Kadın romantik bir ‘’an’’a geçiş yapacaklarını düşünerek safça bir sevinç duydu içinde. Ama adamdan beklenmeyen cümleler gelecekti ardı sıra kadını şaşırtan.

  • Evet, çok şey yaşadık. Dolu dolu 2 yıl. Çok şey borçluyum sana. Benim ben olmam da emeğin çok, her şeyden öte hep katlandın bana. Sana acımasız davrandığım; gereksiz ve anlamsız öfke nöbetlerime katlandığın zamanlar çok fazla. Hep sana yansıttım başkalarına söyleyemediğim cesaret edemediğim nefreti… Oysa sen annem öldüğünde haftalarca benle yas tuttun, iflas ettim çekip gitmedin, hasta oldum günlerce sümüğümü bile sildin kim yapar ki…

Sesi titredi. Bir erkek aczini ve şükranını belirten cümleler kuruyorsa bilin ki sizi oyunun dışına atmaya hazırlanıyordur. Vicdanı temize çekmek, timsah gözyaşlarına bahane bulmak gerek ne de olsa.

Kadın bu cümleleri dinlerken aynı anda beyninde şimşekler çakıyor, nefesi daralıyor, kalp atışları hızlanıyor. Hastahane yoğun bakımında sevdiğinin ameliyattan çıkmasını beklersin ya doktor pek de bir şans vermemiştir hani. Öyle bir bekleyiş… O bekleyiş bir yandan hemen bitsin, bir yandan da uzadıkça uzasın istersin. İkilemlerin şahını yaşarsın ya hani.

Siyah, kalın bukleli saçlarını eliyle arkaya attı; kahverengi gözlerini tam adama dikerek üstten bir edayla dinliyordu tüm bu zırvalıkları. Son bıçak darbesi geldiğinde mitolojideki kahramanlar gibi cesurca çarpışmak direnmek istiyordu. Henüz konuşurken ürkek sesiyle adamın sözünü kesti.

  • Cemal sadede gelir misin? Ne diyeceksen dolandırmadan söyle… Bu senin tarzın değil seni tanıyorum ben. Oyalama beni.

Öyle kuru, öyle yavan, öyle duygudan yoksun çıkmıştı ki sesi, adam şaşırdı. Sesi daha çok titremeye o güçlü omuzları çökmeye vücudu kamburlaşmaya başladı. Pamuk ipliğinin son noktasındalar. Artık dönüş yok olamaz.

  • Peki… Seni üzmemek için konuşmaya böyle bir giriş yapmak istedim ama görüyorum ki pek faydalı olmayacak… O yüzden direkt konuya gireyim ben.
  • Bi zahmet çocuk değiliz. Sorun ne Cemal?

Birkaç saniye sessizlik oldu insanoğlunun zaman dilimizle. Ama öylesine bir göreceli kavram ki bu zaman denen illet, kadın için saçlarına aklar düşmesine sebep olacak kadar uzun geldi. Sanki gün battı güneş yeniden doğdu yine battı yine doğdu. Mevsimler mevsimleri kovaladı yüzüne kırışıklıklar eklendi. Hala o cevap verilmedi hala beklemekte. Küçücük, ufacık karınca gölgesi bir umut var içinde yenemediği bunca olumsuz kehanete inat. Bu umutta adamın dudaklarını oynatıp kirli, sarı dişlerini görmesiyle son buldu. Artık sadece ağzını dişlerini, sigaradan sarıya çalan bıyıklarının hareketini görüyordu. Harfler silik, kelimeler yok hükmünde.

  • Ben ayrılmak istiyorum… Daha doğrusu seni kaybetmek istemiyorum arkadaş kalalım istiyorum… Şimdi kafanda milyon tane saçma sapan soru işareti oluşacak neden böyle bir karar aldım diye. Haklısın da. Buna hakkın var evet. Âmâ inan somut bir sebep yok. Imm. Nasıl demeli tutku yok. İstek… Artık seni dinlemek bile istemiyorum… Senin varlığın son zamanlarda katlanılmaz gelmeye başladı bana… Bilmiyorum neden bu soğuma, tam olarak nerede ne zaman başladı. Bilemiyorum, kestiremiyorum. Çok ölçtüm, çok biçtim kendimi. Haftalardır bu konuşmayı kurguluyorum kafamda. Âmâ artık sana dokunmak, öpmek, elini tutmak, şu lanet olası şarabı senle içmek zül geliyor bana. Yüzün bedenin yabancılaştı bana. Hiç tanımadığım bir kadın gibisin… Belki de doğanın kanunu bizde de hüküm sürüyordur… Hiçbir şey kalıcı değildir. Aşk da sevgi de tutku da… Bilemiyorum ne diyebileceğimi… Üzdüm mü seni. Âmâ böyle olmak zorunda, çok düşündüm ikimiz içinde en sağlıklısı bu… Kurtarılacak bir şeyde yok. Çünkü bir şey hissedemiyorum. Sana karşı tamamen nasıl bir arkadaşıma yakınlık hissediyorsam öyleyim… Üzgünüm ikimizde biliyorduk bir gün biteceğini.
  • Hayır, ben bilmiyordum… Nerden çıkardın bunu?
  • Ya, yani baksana karakterlerimiz ne kadar zıt, aslında beklentilerimiz hiçbir zaman uyumlu olmadı ki… Ben hep sakin, alttan alan, bana kendimi güçlü ve iyi hissettirecek bir kadın istedim… Sense…
  • Evet ben. Ben ne istemişim? Bak ben bunu da hatırlamıyorum…
  • Dur, kızma hemen! Bak, hep böyle yapıyorsun konuşulmuyor ki seninle iki kelam. İşte bu huyundan nefret ediyorum. Eleştiriyi kabul edemiyorsun. Sessizliğin, tepkisizliğin kırıcı aşağılayıcı; tıpkı küçük bir oğlan çocuğunu azarlar gibi yaklaştın hep bana ve bıktım bundan. Aynı şu an yaptığın gibi. Aynı şuan takındığın surat ifadesi gibi… Senin o gözlerindeki aşağılayan bakışın 2 yıldır çürüttü beni.
  • Meğer ne kadar nefret doluymuşsun bana karşı… Meğer ne çok şey biriktirmişsin. Yüzümün şeklinden bile rahatsızmışsın… Birlikte gülerken de söyleseydin keşke… Bu kadar rahatsız olduğun bir kadına bu kadar zaman dayanmak yormuş olmalı seni ki, omuzlarından benim üzerime atıveriyorsun şimdi… Bu kadar kötü hissettirdiğimi bilseydim çoktan uzaklaşırdım hayatından… Ama merak ettiğim bir şey var neden şimdi?
  • Nasıl neden şimdi? Ancak karar verdim de ondan… Kolay mı sanıyorsun?
  • Doğru ya, bir de seni teselli etmem gerekiyor beni terk ettiğin için. Üzgünüm… Beni terk ettiğin için, için acıyor olmalı. Âmâ geçecek. 2 sene ne ki! Ben de unuturum nihayetinde…
  • Bak işte yine aynı şeyi yapıyorsun. Kinayeli cümleler, aşağılamalar… Bundan nefret ediyorum…

Kadın ayağa kalktı, gün batmıştı artık. Saçlarını elindeki tokayla ensesinde topladı. Hırkasına sarındı. Öndeki duvara iyice yaklaştı. Cemal irkildi.

  • Napıyorsun saçmalama gel buraya
  • İntihar edeceğimi mi sandın… Saçmalama… O kadar da büyük bir an değil benim şu an yaşadığım… O kadar değer sayma kendine…

Köşedeki sandalyede duran siyah sırt çantasını aldı. Teras kapısına doğru yöneldi.

  • Dur böyle bir cevap vermeden mi gideceksin?
  • Cevap mı? Soru sormadın ki… Sen bana bir kararı bildirdin… Bende üzerime düşeni yapıp gidiyorum… İsteğin bu değil miydi?
    Adam eski dik duruşuna kavuştu… Sinirli, hınçlı ve hayal kırıklığına uğramış bir vücudu ve sesi var artık onun…
  • Tamam git… Ama dönüşü yok, bunu bil… Bu kadar çabuk kabulleniyor olman beni kaybetmemek için hiç uğraş vermemen şaşılacak bir şey değil nasılsa… Demek ki çok doğru bir karar vermişim… İnan zerre vicdan azabı çekmiyorum, çekmeyeceğim… Belki de böyle davranılmayı hak ediyorsundur. Geç bile kalmışımdır…
    Kadın kapıdan çıkacakken ona doğru kafasını döndürdü sadece… Hafifçe gülümsedi…
  • Evet… Sana yaptığım her şeyi hak etmişsin… Bunu görüyorum… Yücelttiğim seni sokaktaki 3,5 milyar erkeğin arasına karıştıralı 15 dakika oldu… Şarap için teşekkürler. Sadece şarap için…

ÇİRKİNİM, ÇİRKİNİZ, ÇİRKİNLER… – SanatlaYaşamak (sanatlayasamak.com)

Etiketler

Zeynep Mutluay

Dünya şarkılara sığacak kadar küçük, anlam aranmayacak kadar kısa belki de…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı