FELSEFESANCAR CANYAZARLAR

HİÇLİK SORUNUNA VAROLUŞSAL BİR YAKLAŞIM – 4

KİTAP TAVSİYESİ

5. ÖLÜM

Öncelikle şunu belirtelim; ölüm-için-varlık özsel korkudur. Bu korku sebebiyle biz Hiç’le karşı karşıya geliriz. Korkunun en büyük özelliği Hiç’i ortaya çıkarması diğer bir ifadeyle “var olmanın, Hiç’in içine bırakılmadır”. Heidegger, var olmak için sürekli korku içinde sarsılmak zorunda olmadığımızın da altını çizmektedir. “Korku hep vardır, uyumaktadır ve yalnızca var olma sesini duyduğunda uyanır. Fakat bizler hep bu korkudan yani ölümden kaçarız. Oysa ölüm benim için kimsenin bir şey yapamayacağı bir realite ve asla inkar edilemez bir fenomendir” (Heidegger, 2009). Çünkü ölümle tek başına yüzleşmesi gerektiğinin bilincine varan insan, aslında kendi bireyselliğini deneyimler ve onu açığa çıkarır. Heidegger, Dasein’in ontolojik bir zorunlulukla bireysel olduğunda ısrar etmesine rağmen, ölümün bireysel bir fenomen olduğu fikrine temel oluşturmaya çalışmaktadır.

Heidegger’a göre ölüm, varlığın en önemli özelliğidir. Ölüm kendisinden ayrılamayan bir noktayı da taşıdığından insanı bir bütün olarak kavrar. Böylece insan tüm özelliklerine kavuşmuş olur. Bununla birlikte ölüm, bize varlığın bir sona ulaşacağını hatırlatır. Böylece ölüm, korku olarak karşımıza çıkıverir. Çünkü ölüm varlığın yok oluşundan başka bir şey değildir. Yani ölüm, tüm gerçekliğin yok oluşudur. Ölüm, varlığa her ne kadar bağlı görünse de “ölümün bir hiç ve olumsuzluk olduğu ve özellikle diğer varlıklar gibi bir obje olmadığı” (Jankélévitch, 1997: s.40) apaçık ortadadır.

Martin Heidegger’e göre Dasein, aynı zamanda “kendisi olarak ve kendisi-için olanaklarına doğru giden bir varlıktır” (Heidegger, 1996: s.155). Böylece insan, Dünya-içinde-varlık olma özelliğine sahiptir. Ancak ölüm insanın bir bütün olmasının karşısında durup, onun yok olabileceğini de kanıtlar. Ölümlü bir varlık olan Dasein, aynı zamanda bu ölümlü oluşundan ötürü Burada-Varlık olandır da.

Diğer taraftan Heidegger, ölümü dünyaya ait bir olgu olarak ele alır ve inceler. Çünkü ona göre ölüm, insanın bulunduğu yerde “Varlık’ın bir sığınağı olarak” karşımıza çıkmaktadır. Daha açık ifadeyle ölüm Hiç’liğin kalesi ve aynı zamanda Dasein’in değişmez mekânıdır. Bu bağlamda onu yaşamın amacı gibi ele almamız gerekir. Diğer boyutuyla o, Dasein’e gerçek kimliğini kazandıran ve bizlere varoluşumuzu hatırlatan bir fenomendir. Heidegger’e göre bu fenomen Dasein’in yalnız varlığı değil aynı zamanda onun sonudur. (Schérer, Kelkel, 1973: s. 60-61)

Postkançı Alman idealizminin karşısında duran Heidegger, ‘varlık’ın felsefenin temelini oluşturduğunu ölümün de bu temelin en önemli dayanağı olduğunu belirtir. Ölüm, Dasein’in esas bitişinin simgesiyken aynı zaman da onun yok oluşunun da göstergesidir. Dasein, geleceği beklerken aynı zaman da ölümü de solumaktadır. Ölüm onu çepeçevre sarmış ve sınırlandırmıştır. Bu da Dasein’in dünyaya atılmış, fırlatılmış varlık olduğu gerçeğini ortaya çıkarır. Varoluş, aslında Daesin’in üzerine giydiği geçici bir elbisedir ya da bir maske. Bu, Dasein için öylesine trajiktir ki ne bu durumu kendisi inşa eder ne de ondan kurtulabilir. Doğum ya da ölüm onun yaratılışında vardır.Heidegger’e göre ölüm var olmayan varlığın olasılığı gibi mümkün olan her şeyin yokluğunun da olasılığıdır. Yani ölüm Dasein’in “basit ve saf olanaksızlığının sonucudur” (Magill, 1992: s. 56-57).

Dasein, ayrıca Heidegger’e göre ölüme doğru oluşan bir varlıktır ve kendi ölümlüğünün farkındadır. Bu da aynı zamanda ondaki endişeyi alevlendirip kendi varlığından istemeyerek ortaya çıkıp kendi varoluşunun hiçliği karşısında varlık-oluşsal bir seçim yapar. Ölüme-doğru-varlık’ın diğer bir anlamı Dasein’in kendi ‘varlık’ını kabul etmesidir.

Günlük olaylar, endişeler, sıkıntılar insan faaliyetlerinin oluşumunda önemli etkendirler. İnsan için bunların arasında yer alan varlık olma sorusu önemli değildir. İnsan bu soru ile ölüm geldiğinde karşılaşır. Bu karşılaşmada ölüme bağlı olarak ortaya çıkan varlık olma sorusu insanın doğal yapısını anlamak için gereklidir. Genelde insan, ölüm gelmeden önce kendisini günlük hayatın kayıtsızlığı ve ilgisizliği içine bırakır. (Wahl, 1999: s. 174-175)

İnsan sadece ölüme yönelmesi ile kendi asıl var olabilirliğine ulaşabilir ve onun varlığı, ölüm için belirlenmiş bir varlık, gelecek için verilmiş bir karar varlığıdır. Korkunun temel ruh hali içinde insan hiçliğin önüne getirilir (Hübscher, 1980: 89).

Dasein, bir anlamda kendini hiçliğin içine bırakmış olmaktır. Yaşama aniden geri döndüğü zaman suyu içen ve kendisi için onun sıcak mı soğuk mu olduğunu bilen kişinin sevinci aslında onun kendi doğasını anlamasıdır. İşte bunu anlayan kişi Heidegger’e göre kendisini hiçliğin içine bırakmıştır. Bağlı olduğumuz dünyada erimişliğimiz ve kendimizi harcamışlığımızdan bizi geri getiren şey ölümümüzün hiçliği karşısında duyduğumuz korkudur (Malpas ve Solomon, 2006: 184-186). Ancak “…ölümü ya korkuya ya da asaletli aldırmazlığa dönüştürerek bu kaygıdan bizi soyanlar -ister papazlar, tabipler, mistikler ister rasyonalist şarlatanlar olsun- bizi hayatın kendisine yabancılaştırırlar. Veya daha tam olarak bizi fundamental bir özgürlük kaynağından yalıtırlar…” (Steiner, 1996, s. 115) Hiç kimse insanın öleceğinden kuşku duymaz. Ama hiç kimse de ölümü şu an için kendine yakıştırmaz. İnsan hep bir kaçış halindedir.

KİTAP TAVSİYESİ

Sancar CAN

Hangi zamana hangi mekana ait olduğumu bilmiyorum. Zamansızlık ve mekansızlık ağırlaştırırken ruhumu bir o kadar da hafifletiyor beni. Kim olduğum, ne olduğum ve ne olacağım öylesine anlamsız ki bu ucu bucağı görünmeyen karmaşık, gürültülü dünya içinde. Bir ses, bir nefes, bir gürültü, sıradan bir günah abidesi... Bizden geriye kalan; her şey ya da hiçbir şey... Bir gün dokunulabilecek mi bu dizelere gözler, kulaklar... Yoksa hep bir yabancı olarak mı kalacağız?

2 Yorum

  1. “Hayvanlar neden mutlu! Çünkü ölüm korkuları yoktur.”Dr.Serdal UĞURLU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu