EDEBİYATGİRAYHAN AYDIN ATASAYANHİKAYEYAZARLAR

FAZLA MESAİ

KİTAP TAVSİYESİ

Yeni bir öykü mü, afili bir söz mü yazacağım? Siktir et, nasılsa bir boka yaramayacak. Hiçbir şeyin değişeceği yok. Berbat bir fabrikada çalışıyorum. Sabahın beş buçuğunda servisim beni almak için durağımda duruyor. Yedi gibi fabrikaya varıp, bir saat sigara içip çalışma saatini bekliyorum. Akşam dörtte yine aynı servise binerek aynı durakta inmek için ya da İngilizce kursuna gitmek için yola çıkıyorum.

Üniversiteden mezun olup ağustos gibi diplomamı alınca kendi alanımda bir iş aradım. Birkaç iş görüşmesine katıldıktan sonra özel bir lisede rehber öğretmeni olarak iş buldum. Hazırlamam gereken evraklar listesini verdiler bana. Belgeleri hazırlayıp liseye teslim etmeye gittiğimde işe başkasını aldıklarını söylediler. Okullar açıldığı için de artık bir lisede çalışamazdım.          

            “Ne yapacağım ulan şimdi ben.”

            Diye düşünürken durakta bir ilan gördüm.

            “Asgari ücret.

             Yol

             Yemek

             Sigorta

             053….”

Aradım ve bana … bankasından çalışan hesabı açtırıp hemen yarın servise atlayıp gelmemi söylediler. Ben de gittim. İşim makineden gelen her biri on iki kiloluk kolileri her katında sekizer tane olacak şekilde dört kat halinde paletlere dizmekten ibaretti. Mesai bitimine kadar elli palet yapmam gerekiyordu. Mesai saatim boyunca yaklaşık yirmi bin kilo ağırlık kaldırmış oluyordum toplamda. O zamanki sevgilim benden sekiz saat uzaktaki bir üniversitede üçüncü sınıf öğrencisiydi. Telefonumdan ona mesaj attım makinenin arıza yapıp durduğu o muhteşem otuz saniyelik aralardan birinde. İşimin çok zor olduğunu ve onun yanına gidecek kadar para biriktirip işi bırakacağımı söyledim. Cevap yazmadı. Uyuduğunu düşündüm, düşledim. Ona güvenemeyeceğimi bile bile kendimi çoktan kaptırmıştım. Çünkü önceki gece bana “seni seviyorum, yazarken bile heyecandan ellerimin titreyeceği kadar çok” yazılı bir mesaj atmıştı. Güzeldi. Nasıl denir? Hani düşündürürdü sizi, “bir kız nasıl bu kadar güzel olabilir” diye. Tüm genç papatyalar ona hizmet ediyor gibiydi. Karşısında gözlerinizin kamaştığı bir doğa manzarasını seyreder gibiydiniz ona bakarken. Ya da ne bileyim, en güzel devrimler gibiydi. Hani ihtilali öğrencilerden tarlada çalışan işçilere kadar her kesimin desteklediği… Ya da bir insan mucizesi gibiydi. Bir Didem Madak şiiri, Sevim Burak öyküsü ya da Leyla Erbil mektubu… Bir tren yolculuğu sırasında Turgut Özben’e rastlamak gibiydi ve hatta edebiyattan da güzeldi. Mesai bitiminde yakında başka bir fabrikada erkek işçiye ihtiyaç olduğunu ve fazla mesai yapmak isteyip istemediğimi sordular. Vücuduma yirmi bin kilodan sonra daha fazla eziyet edemezdim. Yirmi iki senedir her kahrımı çekmiş sonuçta. Başta reddettim. Sonra bir mesaj geldi. Ondan.

“Bunu söylemek tahmin ettiğinden çok daha zor, üzgünüm, böyle olsun istemezdim ancak bunu istemiyorum. Bu konuda netim. Söylemenin kolay bir yolu yok.”

Üzüldüm, yani gerçek anlamda üzüldüm. Adım G.’di ve benden daha fazlası beklenemezdi.

“Sorun her neyse halledebilirdik, ne oldu birden? Daha dün gece bana beni sevdiğini söylemiştin. Neden? Nedenini söyle bari.”

“Uzatmaya gerek yok.”

Düş dünyam yıkıldı. Yani nasıl desem, bir devrim yapacaksın ama neyi nereye devireceğini bilmiyorsun. İçinden çıkılamaz toplumsal düzenin tutsağısın. Bir eylem düzenliyorsun, sırf anarşi, ancak kimse katılmıyor. Ya da ne bileyim en sevdiğin deniz manzarasına sahip semtte bir tanker patlamış. Deniz bok. Ben bokum.

Fazla mesaiye artık kalabileceğimi söyledim vardiya amirime. Çok sevindi çünkü kalacak kimseyi bulamamış. Vücuduma eziyet edecektim. Çünkü yirmi iki senedir bir boka yaramamıştı. İki birada sarhoş olmuş, çok güzel kadınların daha iyi görünen erkeklere gitmelerine sebep olmuştu. Bir taksi geldi beni almaya. Evimden kırk sekiz dakika daha uzakta bir fabrikaya götürdü beni. Bebek mamalarının deposuydu. Gün boyu paletlere dizilmiş yirmi palet dolusu bebek mamasını gece on ikiye kadar streç film ile sarmam gerekiyordu. Tek başımaydım. Bir sese en çok ihtiyaç duyduğum anda bir başımaydım. Arada oturup dinlenebiliyordum, bu iyiydi. Ancak sosyal medya ağlarında beni taze terk etmiş sevgilime bakıp durmak can sıkıcıydı. Teker teker siliyordu beni sosyal ağların her birinden. Benim başım dönüyordu, çevresinde döne döne sardığım paletler yüzünden. Ancak işimi iyi yapıyordum. İyi ve hızlı… Bu sayede boş kaldıkça bana attığı ayrılık mesajlarını tekrar tekrar okuyordum. Gece eve dönünce bir mesaj daha attım.

“Nedenini söyle en azından.”

Tabi biraz da geri dönmesi ve beni affetmesi için dil döktüm ama buraları anlatamam. Benim de bir gururum var sonuçta. Bir nedeninin olmadığını söyledi. Halbuki “başka biri var. Onunla olmak istiyorum çünkü senden daha yakışıklı” diyebilirdi en azından. Sinirimin zirve yaptığı bir anda ona bir mesaj daha attım.

“Sen nasıl Oğuz Atay okumuş bir insansın. Git de … oku. Oğuz abinin kemiklerini sızlatıyorsun.”

Ancak sonra düşününce bu dediğime çok üzülmüştüm. Çünkü beni artık istemediği için terk etmişti. Sebebinin sonucunun ne önemi var. Ancak yirmi iki yaşın budalalığı işte. İlla bir laf etmelisiniz. Ayrılığın acısını atlatmam uzun sürmemişti. Ancak günde yirmi bin kilo kaldırmanın acısı belinizden ve ayaklarınızdan öyle kolay gitmiyordu. Çalışma arkadaşlarım biraz garipti. İki makine çalışıyorduk. Bir makinede hep ben vardım. Diğer makinede iki erkek değişerek çalışıyorlardı. Biri on altı yaşındayken mahalleden bir arkadaşı kavga sırasında “senin anneni sikerim” dediği için “benim ölmüş annemi kimse sikemez” diyerek o arkadaşını altı yerinden bıçaklamış bir çocuktu. On sekiz yaşındaydı. Islah evinden yeni çıkmış. Diğeri ise hamile eşini akşamdan akşama döven, boş zamanlarında torbacılık yapan benimle aynı yaştaki kavgacı bir çocuktu. Beni her gördüğünde adımı yanlış söylerdi. Hiç düzeltmez, itiraz etmezdim. Hatta istese başvuru yapıp adımı bu şekilde değiştirebilirdim.

En iyi arkadaşlarım bu ikisiydi fabrikada. Bir de kavga etmek üzere olduğum bir çocuk vardı. Hoşlandığı kız ile sevgili olmuştum ve benden nefret ediyordu. Kafası nasıl bir ortamda büyümüşse artık, vurduğunda demiri bükebilecek kadar sertti. Benden nefret etmeden önce kolum kafasına çarpmıştı bir sefer. Ve kolum felaket acımıştı. Onun kafası acıması gerekirken benim kolum acımıştı. Kavganın eşiğine geldiğimizde dışımdan ona karşılık veriyordum. Ancak içimden geçenler başkaydı.

“Çok temiz dayak yiyeceksin G, haydi hayırlısı. Hayır, bu çocuk beni ana öğün olarak da dövmez. Gider başkalarını döver tatlı niyetine beni döver.”

Kavgada haksız olmama rağmen görünüşümün temiz olması sayesinde işten o atılmıştı. Hatta dayak yememeyi geçin, o benden özür dilemişti.

En yakın arkadaşım ise otuz beş yaşlarında bir ablaydı. Kocasından dört sene önce ayrılmış, iç organlarından sayısız rahatsızlığı var ve bu ülkede dul bir kadın olmanın her türlü zorluğunu yaşayan bir kadındı. Toplumsal algı erkeklerin gözünde onu kolay lokma haline getiriyordu. Şu her mahallede olan marketlerden birinde çalışan bir kasiyer çocuğun kendisine nasıl sarktığını anlatmıştı bana. Kendi cinsimden on altıncı defa tiksindiğim an o andı. Hatta benim çevremdeki o çok yakın arkadaşlarım da onun hakkında ileri geri konuşuyorlardı. Aramızdaki yakınlıktan ötürü dedikodular bile çıkmıştı. Ama o bana güvenirdi.

Tüm bu haller içinde beş aydır fabrikada çalışıyorum. Fazla mesailerimi hiç yatırmadılar ama alanımdaki en iyi işçi bendim. Bu zarif bedenimle böyle bir işin üstesinden gelmeme herkes şaşırıyordu. Bir yandan da kariyerimi yüksek lisansa taşımaya karar verdiğim için İngilizce kursuna başladım bir süre önce. Yirmi iki yılımın en kötü senesini geçiriyordum.  Sevgilim beni terk etti, boktan bir fabrikada boktan bir iş yapıyordum ve gerçek anlamda tek bir dostum yoktu.

Üniversite birinci sınıfa giderken iki tane çok yakın arkadaşım vardı. Gecemiz gündüzümüz birlikte geçerdi. Sonra benim bir sevgilim oldu. Kız arkadaşım onlarla samimiyetimi kıskandığı için onları sattım. Konuşmadım o iki kızla. Onlar da haliyle benden nefret etmeye başladılar. Dördüncü sınıfa geçtiğimizde kız arkadaşımdan ayrılmıştım. Mezuniyet yemeğinde onlardan biri yanıma gelmişti.

“Sana dair hiçbir şeyi atmadım Giray. Sen benim gözümde hep iyi bir arkadaş olarak kalacaksın.”

Onu satmış, yüz üstü bırakmıştım ama o bana bunu söylemişti. Keyfim yerindeydi o gece.

Bir gün, fabrikada mesaim bitmiş ve İngilizce kursuna gitmiştim. Bir yandan İngilizce kursuna verilen üç buçuk milyarın karşılığı olarak rahat koltuklarda İngilizce öğrenmeye çalışırken, yalnızca birkaç saat önce berbat bir fabrika deposunda kötü koşullar altında çalışıyordum. Bir yanda gereksiz bir konfor, diğer yanda at bağlasan durmayacak bir ortam. Kurs bitmiş ve eve dönüyordum. Telefonuma bir mesaj geldi. Üniversitede sattığım diğer arkadaşım.

“Aramızın üç senedir bozuk olduğunu biliyorum ama sen benim her zaman arkadaşım olarak kalacaksın. Muhabbetinden keyif aldığım bir dost.”

Özür içerikli bir mesajla karşılık verdim. Hafta sonları aile danışmanlığı ile ilgili bir kurs için yaşadığım şehre geleceğini söyledi. Dedim muhakkak görüşelim. Kabul etti. Kalacak bir yerinin olup olmadığını sordum. O zamanlar gecekonduda yaşıyorduk ailemle ancak otele para vermekten iyidir diye düşündüm. Onu bir zamanlar yarı yolda bırakmış olmamı belki telafi eder diye. İhtiyacı yokmuş ama çok teşekkür edermiş. Ancak bir mucize oldu. Kalacağı yerde problem çıkmış. Davet ettim bir kere daha. Anneme de haber verdim. Ertesi gün fabrikada çalışıp eve dönerken heyecanlıydım. Üç senedir görmediğim dostum evde annemle beni bekliyordu. Beni görünce kim bilir ne kadar çok sevinecekti. Eve girdim ancak hiç umursamadılar. Annemle çok iyi anlaşmışlar. Bir televizyon kanalında saatlerdir polisiye diziler izliyorlarmış. Bölüm bitsin öyle sarılırmışız.

Yıllardır muhabbet etmediğim bir dostum, en çok ihtiyacım olan bir zamanda yanıma gelmişti. Bu harikaydı. Hafta sonları kurs çıkışıma gelir, bir kahve içmeye giderdik. Akşamları o ablamın yatağında yatardı, ben kendi yatağımda. Tıpkı ablamla yaptığımız gibi uyuyakalana kadar yattığımız yerden sohbet ederdik. Son haftasında bir ajanda hediye etmiş bana. Beni uyandırmadan gitmiş. Ajandayı açtığımda ilk sayfasında bir yazı yazıyordu.

“Yıllar önce kardeş gibi sevdiğim dostum beni yarı yolda bırakmıştı. Ancak bunu iyi ki yapmış. Çünkü haklı olmama rağmen bir dost ile arayı düzeltmek için adım atmak ne demek hiç bilemezdim bu olay yaşanmasa.”

Ona hiç söyleyemedim. Ancak o dostum benim bir senemi kurtarmıştı. Şimdi bir ay daha dişimi sıkıp bu işten ayrılacağım. Sonrası kariyerime odaklanmak olacak. Ancak bu yılı düşününce, elimde ne var diye. O dostumla geçirdiğim vakit aklıma geliyor sadece. Güzel olan tek hatıram bu seneye dair elimde sadece bir dostum var. Bir kahraman. Benim bir senemi kurtarmış bir kahraman. İşte bu son cümleleri yazmak için size tüm bu zırvaları anlattım. Tüm bu zırvalar içinde tek iyim uyumadan önce bir dost ile edilen muhabbetler, annemle birleşip beni eleştirmeleri ve hatta ablamın bir cümlesi…

“Hadi biz bunun ailesiyiz atamıyoruz da satamıyoruz da. Sen arkadaşısın hani, sen niye katlanıyorsun buna?”

KİTAP TAVSİYESİ

Girayhan Aydın Atasayan

Hayatım boyunca birinin bana en sevdiğin üç yönetmen sorusunu sormasını bekledim. Beş dakika sürecek bir cevap bile hazırladım kafamda ama kimse sormadı bu soruyu. Hayatım boyunca birilerinin bana birçok soruyu sormasını bekledim, ama kimse sormadı. En sevdiğin üç kitap, en sevdiğin üç dergi, en sevdiğin üç şair, yazar, şarkı... Şimdi birilerinin içinden neden üç diye sorduğunu hissediyorum. Doğru soru bu değil ki…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlgili Makaleler

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu